10 Haziran 2011 Cuma

CHP mi yüzümüzü güldürecek?

Afişlerde kocaman harflerle şöyle yazıyordu: “TÜRKİYE RAHAT BİR NEFES ALACAK!”
CHP’nin seçim afişlerini gördüğüm zaman, hem bağıra bağıra gülmek hem de dövüne dövüne ağlamak istedim.

Bu CHP, bizimle alay ediyor galiba? CHP anamızı ağlatmak için var!

Bu millet, CHP iktidarı döneminde bir gün olsun rahat bir nefes alamadı. Çünkü CHP, milletimizin ruh köküne delicesine düşman bir parti.

Milletimizin iktisadî kalkınması elbette çok mühim. Elbette şartların şartı. Ama kültür köklerimiz kurtuldu mu, devletin ayakta kalması mümkün olmaz.

CHP kurulduğu tarihten bu yana, ne kültür temellerimizi güçlendirmeye çalıştı; ne de iktisadî alanda, milletimize rahat bir nefes aldırdı.

CHP iktidarlarında, yokluklar, zorlar, zamlar, zulümler... üzerimize al karıları gibi çöküp durdu.

* CHP önce, lâikliği, din düşmanlığı olarak değil, İslâm düşmanlığı olarak anladı ve uyguladı.

1931 yılında bazı milletvekillerimize yazdırdığı ve 1950 yılına kadar liselerimizde okuttuğu 4 ciltlik Tarih Kitabının 2. cildinin 89. sayfasında şöyle deniliyordu:

“Muhammet, 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını, kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine dâvete başladı!”

Aynı kitabın 90. sayfasında, İslâm düşmanlığıyla yazılanlar şöyleydi: “Muhammedin koyduğu esasların toplu olduğu kitaba KUR’AN denir. O, Arapların ahlâk, ve adetlerinin pek fena ve pek iptidaî ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra, kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur” Durun biraz! Höst! Höst demeyin hemen! Dahası var:

* CHP, İslâmiyeti kaldırmak, yerine Kemalizmin 6 okunu yeni bir din olarak koymak istiyordu. CHP Edirne Milletvekili Şeref Aykut KAMALİZM isimli bir küfürname yazdı ve orada “Kamalizm, bütün dinlerin üstünde bir yaşamak dinidir!” diyerek İslamiyete saldırdı.

* CHP, Ezanın “Allahu Ekber!” diye başlayan dâvetine kat’iyyen tahammül edemedi. Namazla-niyazla... hiçbir ilgisi olmadığı halde, müezzinlerimizi yıllarca “Tanrı uludur! Tanrı uludur!” diye bağırttı.

* CHP iktidarında Kur’an’ın Türkçeye çevrildiği doğrudur.

Ancak Kâzım Karabekir Paşa’nın hatıratında belirtildiği gibi, bu tercüme işini yaptıran meşhur CHP’li, ona demişti ki: “Milletimiz, Arap oğlunun yâvelerini okuyup öğrensin diye Kur’an’ı Türkçeye çevirttirdim” Bu inkâr cümlesinde Arap oğlu, sevgili peygamberimizdir. Yâveler de, yani saçma-sapan sözler de CHP’ye göre sureler ve âyetlerdir.

* CHP iktidarının şairleri, Atatürk’ten bazen Peygamber diye, bazen Allah diye bahseden şiirler yazdılar.

Edip Ayel diye biri, aynı şiir içinde Atatürk’e hem peygamber, hem de Allah diye yaltaklanıyordu. Kemalettin Kamu’ya göre, “Kabe Arabın olsun / Çankaya bize yeter”di. Behçet Kemal Çağlar, Peygamberimiz için yazılan Mevlîd’i, baştan sona kadar Atatürk’e çevirmişti:

“Kim dilersiz bulasız oddan necat / Atatürk’e Atatürk’e esselat!”

* CHP, sadece İslâmiyeti inkârla kalmadı. Türkçemiz de, en çok CHP döneminde budandı. Tam bin yıl konuşa-konuşa Türkçeleştirdiğimiz, adeta kurda-kuşa öğrettiğimiz Arapça kelimeler, Kur’an kaynaklı oldukları için dilimizden atıldılar. Yerlerine Avrupa dillerinden alınan kelimeler konuldu. Türkçe bir kabile dili zayıflığına düşürüldü.

* Musikimiz bile bir süre CHP iktidarının emriyle yasaklandı.

* Milletimizin şerefi sayılan milyonlarca arşivimiz, sırf Kur’an harfleriyle yazıldıkları için, batmanı 3 kuruş 10 paradan vagon vagon Bulgarlara satıldı.

* Aynı geri ve ahmakça anlayış yüzünden binlerce, on binlerce el yazmaları toplanarak meydanlarda cayır cayır yakıldı.

* Vakıf eserleri olmalarına ve tamamen halkın desteğiyle yapılmalarına rağmen yüzlerce câmimiz ya şuna-buna satıldı veya depo haline çevrildi.

* Bütün valilerimiz aynı zamanda CHP il başkanları idiler. Bazı valilerimiz: “Artık Avrupalı oluyoruz” teranesiyle davulumuzu-zurnamızı, halaylarımızı yasakladılar. Dans edeceksiniz! diye halkımıza emir verdiler.

* Şapka inkılâbından sonra, eski mezar taşlarımızdaki fesleri-sarıkları kırdırıp yasaklayan CHP’li valilerimiz oldu.

* CHP döneminde iktisadi durumumuz nasıldı? diyeceksiniz. 1950 yılında ilkokul öğrencisi olan milyonlarca kişiyi şahit göstererek yazıyorum: Yerli Mallar Haftamız vardı. O hafta dolayısıyla sıralarımızın üzerine 5-10 ceviz, fındık, incir, üzüm, bir avuç tütün, pamuk, buğday, arpa, iki karış uzunluğunda basma ve 5-10 kesme şeker koyardık. Başka ürünümüz pek yoktu.

Toplu iğnemizi, kalemimizi, defterimizi... bile dışarıdan ithal ediyorduk.

* Anadolu, baştan sona bir kerpiç yığınıydı. Asfalt nedir bilmiyorduk. 2 üniversitemiz 35 lisemiz vardı. Köylerimiz, yolsuz, susuz, ışıksızdı.

Türkiyemiz, DP iktidarıyla birlikte rahat nefes almaya başladı. CHP buna tahammül edemedi.

1960 yılında ordu içindeki mensuplarıyla dehşetli bir hükûmet darbesi yaptırdı. Bu CHP mi yüzümüzü güldürecek? Allah o günleri göstermesin!

kaynak:Yavuz Bülent Bâkiler

Bediüzzaman Said Nursi' nin Hayat Kronolojisi


c_320_240_0_00___files_images_content_resized-3342-1307213276.jpg
Bediüzzaman’ın hayat seyri ve safahatından mü­him bir kısmının tarihleri:

1877
Said Nursî Hazretlerinin Bitlis Vilayeti Hizan İlçesi Nurs Köyü’nde doğumuştur.

1885  (Yaş 9 : )
Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ay­rılıp Tağ Köyü Medresesine gelir. Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne döner.

1891 (Yaş 14 )
Hz. Üstad Resulullah’ı (A.S.M.) rüyasında gör­ür ve em­salsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt’a gider. Bu sıralarda kendisinin lakabı, Molla Said-i Meşhur’dur.

1892 (Yaş 15 )
Said Nursî Hazretleri'nde görülen hârika haller ve za­mana uy­mayan durumlar karşısında Bediüzzaman ünva­nı kendisine verilir ve böyle anılmaya baş­lanır.

1893 (Yaş 16 )
 Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt’in Tillo kasabasında bir kubbede inzi­vaya çe­kilir. Karınca ve arı milletlerinin cumhuri­yetçi olduk­larını söylemesi de bu zamana denk gelir.

1894 (Yaş 17 )
Bediüzzaman Hazretleri, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre’de aşiret reis­lerinden Mustafa Paşa’yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarına gelir.
Mardin’de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes’ele­lerle ilgilen­ir.

1895 (Yaş 18 )
Mardin’den nefiy ile Bitlis’e gelir ve iki yıl orada valinin ilme hürmetinden dolayı tahsis ettiği odada kal­ır.

1897 (Yaş 20 )
Van Valisi Hasan Paşa’nın daveti üzerine Van’a gider ve Valinin konağında kalır.
Müsbet ilimlerle meşgul olarak hârikulâde bilgi sa­hibi olur.
Bu zamana kadar hıfzına aldığı 80-90 cild kitabı, üç ayda bir ezberden devreder.

1900 (Yaş 23 )
İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladiston’un gazete­lerde çıkan beyanatı üzerine Bediüzzaman o zamana ka­dar elde ettiği bütün ilimleri, Kur’anın hakikatlerine çıkmak için basamak yapmaya karar verir ve der:
“Kur’anın sönmez ve söndürülmez manevî bir gü­neş hük­münde olduğunu, ben dünyaya isbat edece­ğim ve göstereceğim!”

1907 (Yaş 30 )
Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi’nin Şark’ta tesisi için İstanbul’a gelir.
Kaldığı yerin kapısına “Her suale cevab verilir” lev­hasını asıp, âlimleri sual sormaya davet eder.
Sultan Abdülhamid’e Şark’ta üniversite açılması için müra­caat eder.
Yıldız Divan-ı Harbi’ne verilir.

1908 (Yaş 31 )
Meşrutiyete, yani seçim ve meclis sistemine (tam meşruiyete istinadı için) sahip çıkar.

1909 (Yaş 32 )
31 Mart’ta Bediüzzaman’ın yatıştırıcılığı
İsyan etmiş olan sekiz taburu itaata getirmesi 
Bediüzzaman’ın Divan-ı Harb’e verilişi
Divan-ı Harb’de beraet edişi ve serbest bırakılması bu zamanda olur.

1910 (Yaş 33 )
Divan-ı Harb’den beraet eden Bediüzzaman Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılır.
Şark’ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatır ve içtimaî dersler verir.

1911 (Yaş 34 )
Şam’a gelir ve Câmi-i Emeviye’de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyar ve hal çarelerini gös­terir.
Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine çık­ar.

1913 (Yaş 36 )
Van’a gider ve Şark Üniversitesinin temelini at­ar.

1915 (Yaş 38 )
Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephe­sinde Ruslarla çarpışır.

1916 (Yaş 39 )
Bediüzzaman’ın Ruslara esir düşer ve iki yıl esaret hayatı yaşar.

1918 (Yaş 41 )
Bediüzzaman Kosturma’dan firar eder.

17 Haziran 1918: Bediüzzaman Varşova, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul’a avdet eder.
Enver Paşa’nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman’a, Harbiye Nezareti ikramiye ve harb ma­dalyası verir.

13 Ağustos 1918: Ordu-yu Hümayun’un tavsi­ye­siyle Dâr-ül Hikmet’e âzâ olur.

1919 (Yaş 42 )
19 Nisan 1919: Bediüzzaman Dâr-ül Hikmet’ten altı ay izne ayrılır.
Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman’a “Mahreç” pâ­yesi verir.

1920 (Yaş 43)
İngiliz işgaline karşı “Hutuvat-ı Sitte”yi neşrede­rek mücadele eder.

1921 (Yaş 44)
Bediüzzaman’ın Anglikan Kilisesi’ne cevabı ve Bediüzzaman, Kuvâ-yı Milliyeyi desteklemesi bu zamanda olur.

1922 (Yaş 45)
Bediüzzaman davet üzerine İstanbul’dan Ankara’ya gelir.
9 Kasım 1922: Bediüzzaman’a Meclis’de hoşâ­medî yapıl­ır.

1923 (Yaş 46)
19 Ocak 1923: Bediüzzaman Meclis’de mebuslara hi­taben bir beyanname neşreder.
17 Nisan 1923: Ankara’da umduğunu bulama­yan ve kendi­sine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman Van’a git­mek üzere yola çıkar.

1925-1927  (Yaş 48 - 50 )
Bediüzzaman Van’dan nefyedilir.
Bediüzzaman Van’dan İstanbul’a oradan da Burdur’a getiri­lir.
Isparta’da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir ora­dan da Barla’ya getirilir.
Başta Sözler, Mektubat, Lem’alar’ın bir kısmı ol­mak üzere Risale-i Nur’lar te’lif edilmeye başlar.

1934 (Yaş 57 )
Barla’dan alınan Bediüzzaman Isparta’ya getiri­lir. 
27 Nisan 1935: Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya gelir ve Bediüzzaman tevkif olunur.
Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muha­keme edilmek üzere Eskişehir’e götürülür.
Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman’a 11 ay ceza verilir.

1936 (Yaş 59 )
Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz’den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye edilir.
27 Mart 1936: Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu’da ikamete mecbur edilir.
Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman, karakol kar­şı­sında bir eve yerleştirilir. Burada da bir kısım insan­lar ona talebe olurlar. Âyet-ül Kübra ve bir kısım risa­lele­rin telifi yapılır. Başka yer­lerdeki talebele­riyle, Kastamonu Lâhikası adıyla toplanan kitap­taki mektub­larla haberleşir ve hizmet metodları hakkında ikaz­larda bulunur.

1943 (Yaş 66 )
20 Eylül 1943: Bediüzzaman tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli’ye getirilir.

1944 (Yaş 67 )
Denizli mahkemesinin başlar.
15 Haziran 1944 Denizli Ağırceza Mahkemesi Bediüzzaman’ın beraetini ilân eder.
Ağustos 1944 sonlarında Ankara’dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur edili­r.

1948 (Yaş 71 )
23 Ocak 1948 Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve ta­lebeleri tevkif edilir ve Afyon mahkemesine sevk edilir.
6 Aralık 1948 Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mah­kûmiyet kararı verişi ve temyiz.

1949 (Yaş 72 )
20 Eylül 1949 Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni ol­mak için Afyon hapishane­sinden şafak vakti tahliye edi­lir.
20 Kasım 1949 Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a getirilir.

1952 (Yaş 75 )
Ocak 1952’de Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul’a gelir.
22 Ocak 1952 Salı Gençlik Rehberi mahkemesi­nin ilk du­ruşması yapılır.
5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman Gençlik Rehberi dâva­sından beraet eder.

1953 (Yaş 76 )
Nisan 1953: Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a gelir.
Mayıs 1953: İstanbul’a gelen Bediüzzaman üç ay kadar burada kalır.
Bediüzzaman Patrik Athenagoras’la görüşür.
Onsekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla’ya gelir.

1956 (Yaş 79 )
23 Mayıs 1956: Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurlar beraet ve iade edil­ir.

1957-1958 (Yaş 80 -81 )
Nur Risaleleri ve bu arada Tarihçe-i Hayat matba­alarda neşredilir.

1960 (Yaş 83 )
23 Mart 1960 Çarşamba: Bediüzzaman, Ramazan’ın 25. günü gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda eder.
12 Temmuz 1960 Salı: Mezarı açılan Bediüzzaman’ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikop­terle meçhul bir istika­mete götürülü­r. 

Kaynak: Bediüzzaman Said Nursi- Mufassal Tarihçe-i Hayat

8 Haziran 2011 Çarşamba

Yenilikçi Nasıl Olunur? – Yenilikçi Olma Kuralları


Bazen Yenilikçi olmadığımızdan çok şikayet ederiz, oysa yeni bir şeyler üretmek ya da bir şeyler üretmeye çok yaklaşmak aslında bir disiplin işidir. İşte araştırmacılar Yenilikçiliği doğuştan bir yetenek olmaktan çıkarıp, bir çalışmanın ürünü olabileceğini aşağıda maddelendirmişler.

1. En iyi fikri bulmak için bütün fikirleri topla ve kötü olanları içinden çıkar.
2. 15 dakika ötende olabilecek fikirler üret; ışık yılı uzağındakileri değil.
3. Her zaman ikinci bir doğru cevap ara.
4. İlk yapışında başaramazsan biraz mola ver.
5. Fikirlerini unutmadan mutlaka yaz.
6. Eğer herkes yanlış olduğunu söylüyorsa, herkesten bir adım öndesin demektir. Eğer herkes sana gülerse iki adım öndesin demektir.
7. Probleminin çözümü önceden bellidir. Cevabı bulmak için doğru soruyu sorman gerek

NÂMUS nedir: lugat anlamı

NÂMUS ne demektir : İffet, ırz, edeb, hayâ, kánun; şeriat Namus Demektir

Adı Geçen Sözcuklerin  Anlamları

İFFET  : Nâmus, temizlik, helâle râzı olup haramdan kaçınmak.
IRZ  : Nâmus, temizlik, cinsî haysiyet. (HAYSİYET : İtibâr, değer, şeref, kıymet, derece, mertebe; cihet, bakım.)
EDEB : Terbiye, güzel ahlâk.
HAYÂ : Utanma duygusu. Ar. Namus. Günahlardan kaçınma.
KÁNUN : Yasa. Emir ve yasaklar.
ŞERİAT : Doğru yol, hak din yolu; İslâm dini, İslâm`ın bütün hükümleri.

Said Nursi: Arapça dışındaki ezan şarkıdır!


Bediüzzaman'ı ilk ziyaretim 1952'de Akşehir Palas Otelinde olmuştur. Yedeksubaylığını yapan bir ziraat mühendisi de beraberimdeydi.

Üstad bana mesleğimi sordu, müezzinlik yaptığımı söyledim. Üstad bir anda kaşlarını çattı:
"O şarkıyı siz de söylediniz mi?"
Üstadın ne demek istediğini anlayamamıştım. Anlayamadığımı ifade edince,
Üstad bu defa:
"Minarelerde söylenen o şarkıyı..." dedi.

Türkçe ezanı kasdettiğini anlamıştım. Çok utandım ve sıkıldım, mahcup ve suçlu bir halde:
"Evet... Malesef!" diyerek cevap verdim
.
Üstad devamla:
"Ben bu hususu Hamdi Efendiye de (Akseki) bildirdim. Ezanı bu şekle çeviren, bir ilândan ibaret zannediyorlar.
Halbuki böyle değildir.

Ezan-ı Muhammedî bir ilânat değildir. O divaneler bilmiyorlar. Şayet öyle olsaydı, her millet kendi lisanına  göre 'namaza gelin' diye çağırırdı.

Halbuki bu ezan asr-ı saadetten beri  öyle devam ediyor.

(ezan) Bu ilâ-yı kelimetullahtır.

(ezan) İmanın esasını günde beş defa dünyaya ilân etmektedir.

(ezan) İslâmin şeâiridir.

Bu şeâir
(ezan), farzlar kadar  ehemmiyetlidir" dedi.

(Son Şahitler)Son Şahitler'den Hafız Enver Ceylan

Bediüzzaman’ın yol haritası ve Kürt meselesi

Bediüzzaman, ilk olarak  II. Meşrutiyet yıllarının hemen başında  İstanbul’da kendini gösterdi. Bu dönemde üzerinde durduğu konular öncelikli olarak, sosyal problemlerdi.
Eğitime ağırlık vermesi, meşrutiyete bütün kuvveti ile taraftar olması ve alem-i İslamı zilletten kurtaracak olan ittihad-ı İslamı her fırsatta dile getirmesi O’nun seçkin şahsiyetinin öne çıkan taraflarıydı.
Osmanlı vahdetinin tartışıldığı günlerde çözümü  ittihad-ı İslam’da görüyordu. Bunu tarif ederken “Kabe-i saadetimiz ittihad-ı münevver-i İslam’dır” diyordu. O’na göre tam hürriyet-i şer’iyeyi tatbik eden Devlet-i Osmaniye, medeniyetin münevver şehri olacaktı. İslamiyet milliyeti ve ittihad-ı İslamın temel taşları:
“Haya ve hamiyetten neşet eden civanmerdane humret;
Hürmet ve rahmetten tevellüd eden masumane tebessüm;
Fesahat ve melahattan hasıl olan ruhani halavet;
Aşk-ı şebabîden ve şevk-i baharîden neşet eden semavî neşe;
Hüzn-i gurubîden ve ferah-ı seherîden vucuda gelen melekutî lezzet;
Hüsn-i mücerredden ve cemal-i mücelladan tecelli eden mukaddes zinet;”
imtizaç etmekle  parlak bir şekilde ortaya çıkacak,  şark ve garbın kabe-i saadeti kurulacaktı.
(Münazarat)
Oysa Bediüzzaman’ın  İstanbul’u    Osmanlı çatısı altında yaşayan etnik unsurların adeta savaş alanına dönmüştü. Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar, Araplar, Kafkas kökenli Türkler ve Kürdlerin her biri ipin bir ucundan asılıyor, farklı bir hürriyet istiyordu.
Ne varki beklenmedik bir fırtına koptu. Devlet-i Âliye içerden ve dışarıdan yapılan bunca taarruza dayanamayıp yıkıldı. Sayılan etnik unsurların her biri farklı bir esaretin altına girdi.
turk_kurt_asker.jpg(Cihan harbinde Türk ve Kürt askerler birlikteler)
Dünyayı menfaat alanlarına bölmekte son derece başarılı olan batılı dessas siyasetçiler, adeta makasla kesip biçtikleri İslam coğrafyasında birbirleri ile düşman devletçikler ve aşiretler oluşturdular. Bunları tekrar kendi aralarında nüfuz alanlarına bölüp paylaştılar.
Bunlardan İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında -farklı şekillerde üretilen tarihi düşmanlıklara ek olarak- Kürd nüfusun yoğun olarak yaşadığı topraklar dağıtılmış, ırkçı politikalarla biri diğerinden yıllarca uzak tutulmuştu.
Bediüzzaman,  cihan harbinde hilafet devletini bizzat savaşarak savunduğu gibi mukadder yenilgi sonrasında ittihad-ı İslamın ana gövdesi saydığı Türk milleti ile birlikte yaşamayı tercih etti. Üstelik bu tercih Kemalist rejimin kurulmasından sonra yapılmıştı. 1925 sürgününde Erek yaylasında tutuklanırken İran’a götürülme tekliflerini reddettiği bilinmekteydi.
Osmanlı aydını olan Bediüzzaman ile Cumhuriyet lideri olan Bediüzzaman’ın öncelikleri farklıydı. Osmanlı’da ön plana çıkan ittihad-ı İslam fikrinin yerini, Cumhuriyet döneminde rejim tarafından yok edilmek istenen İman hakikatlerinin savunması alacaktı. Risale-i Nurlar yeni dünyaya gelen modern insana, Kur’an semasından üflenen yeni bir  ruh oldu.
İmanın lezzetini bu eserlerle tattı Mü’minler (Elhamdülillah!)
said_nursi_talebe.jpgBediüzzaman iman kozasını örerken, aynı zamanda  Nurculuğun kızıl elmasını İttihad-ı İslam olarak ortaya koymuştu. Her fırsatta Cemahir-i Müttefika-i İslamiye’den bahsetmekteydi. Bunu Risale-i Nur hizmetleri olgunlaştıracak, Türklere tarihte İslamiyet’e yaptıkları hizmetin şerefine benzer bir şeref kazandıracaktı.
Menderes’e yazdığı mektuplarda Kur’an’ın, “Bir adamın cinayetiyle başkalar mes'ul olmaz.” “Bir masumun hakkı, rızası olmadan, bütün insanlık için de olsa feda edilmez” esaslarına dikkat çeken Bediüzzaman’ın hizmet tarzı Türkiye’de hukuk devletinin kurulmasına önemli katkılarda bulunmuştu.
Zaman hızla değişti. Türkiye’nin önünde yeni bir meşrutiyetin kapıları açıldı. Türkiye’nin bu kader günlerinde yeni bir yol haritasına ihtiyaç vardı. Yukarıda verdiğim alıntıda Bediüzzaman’ın ittihad-ı İslam’ı tarif ederken çizdiği program bu noktada önem kazanmaktadır.
Yukarıdaki tarifin öz Türkçesi anladığım kadarıyla şöyle:
“Müslüman aydınların ittihadı saadetimizin teminatıdır.
Kur’an medeniyetinin sağladığı en geniş hürriyetler, ülkemizin ışığı olmalıdır.
Fertler yeniden inşa edilmelidir. Yeryüzünde utanma duygusu taşıyan tek varlık olan insanda:
Milletinin menfaatini şahsî menfaatinden üstün tutan bir hamiyet!
Hürmet ve rahmet ile gülümseyen masum yüzler!
Güzel ahlaka ve tatlı dile yansımış bir ruh güzelliği!
Gençlik aşkı kadar heyecanlı ve bahar coşkusu kadar canlı bir neşe!
Akşamın hüznünü tatmış, seher vaktinin sevincini yaşamış manevî derinlik!
Soyut güzelliklere aşina olan ruhlardaki tecellilerin sırrına ermiş bir incelik!”

Bu ulvi tarife bakıldığında meselenin bir Türk ya da Kürt meselesinden önce insan olma  sorunu  olduğu anlaşılmaktadır. Sorunun insan olma yönü, özgürlüğün insan onuruna yapacağı olumlu katkı ile çözülebilir mi? Bu bir parça zamana bağlı bir gelişme olacaktır!
Sorunun siyasi uzantıları dikkate alındığında “adı her ne şekilde konursa konsun” yukarıda adı geçen devletler arasında bir ittifakın kurulması en iyi çözüm şekli olarak görülmektedir. (Söz gelimi Avrupa birliği tarzında.)
Bir yandan Kur’an hukukunun sağladığı en geniş hürriyetleri garanti altına alan yasal düzenlemeler yapılırken, diğer yandan bu ülkeler arasında serbest geçiş ve serbest ticaret anlaşmaları ile bağların sıkılaştırılması, sorunu sadece bir bölgenin ya da bir etnik unsurun yararına değil, bütün İslam coğrafyasının yararına çözmüş olacaktır.
Bu tarihî fırsat,  Bediüzzaman’ın yüz yıl önce alem-i İslam için verdiği müjdeye dönüşebilir. Bunun için Kürdler bu süreçte tehdit üslubunu bırakmalı, Türkler bir Müslümanın hukukunu çiğnemekten Allah’a sığınmalıdır. Aksi halde çıkacak fitne ve anarşiden yıllardır kardeş kanı ile beslenen derin yapılar yararlanacak, savaşı yöneten güçler ülkeyi yağmalayacak, bizlere sadece acı ve göz yaşı kalacaktır.
Önümüzdeki dönem bu ülkede Bediüzzaman’ın esaslarını çizdiği “kardeşlik ilkeleri” hayata geçirilemez ise Türkler için tek parti döneminin inkarcı militarizmine, Kürtler için onun kardeşi olan Stalinist zulme geri dönme tehlikesi vardır.
Batının şeytanî siyaseti tarafından dört devlete bölünmüş olan Kürd meselesi, İslam aleminin göbeğinde en azından bir asır daha Müslümanları birbirleri ile çarpıştırmak için yerleştirilmiş bir patlayıcı haline getirilmek istenmektedir.
Bu oyunu bozacak Müslümanların iman nurundan gelen derin anlayış ve ferasetleridir.