28 Mayıs 2011 Cumartesi

”Ya Ali ilim mi üstün,yoksa mal mı?”

       İlmin üstünlüğünü ortaya koyan hususlardan biride haricilerle hz.Ali (ra) arasında olan bir olay,ve bu olayda hz Alinin çeşitli yollardan ilmin üstünlüğünü ortaya koyuşudur.     

       Rivayet edildiğine göre; 20 kişi tek tek Hz. Alinin huzuruna gelerek aynı meseleyi sordular.soru şu idi.”Ya Ali ilim mi üstün,yoksa mal mı?” 
       Hz Ali “ilim üstündür “şeklinde cevap vermiş,fakat delil istemeleri karşısında ilmin üstünlüğünü şu şekilde ortaya koymuştur:  

-İlim maldan üstündür.Zira ilim seni korur,halbuki sen malı korursun..
İkinci kişiye verdiği cevap.
lim harcandıkça artar,mal harcandıkça azalır…

Ve devamla diğerlerine cevap verir:  
-İlim sayesinde düşmanlar dost olur,fakat mal öyle değil.  
-İlim dünyadan uzaklaştırır,ahrete yaklaştırır,mal ise böyle değildir.,  
-Ölüm sebebiyle ilim,sahibinin mülkiyetinden çıkmaz,fakat mal böyle değildir..  
-İlim sahibine sirayet eden bir nurdur. Mal ise buna muhaliftir.  
-İlim Allahın kelamından çıkar. Mal ise topraktan çıkar.  
-İlim peygamber (a.s) sevgilisidir.Mal ise nemrut, firavun, haman ve Karunların sevgılisidır.  
-İlim kendine hizmet edilendir.Mal ise hizmet edendir.
-İlim ruhun gıdasıdır, Mal ise cesedin gıdasıdır.  
-Ürkme zamanlarında ilim sana arkadaş olur, Mal ise sana ürküntü verir.  
-Yolculukta ilim senin arkadaşındır. Mal ise yolculukta senin düşmanındır  
-Tek başına ilim tatsız da olsa kurtulmana sebep olur, fakat mal böyle değildir.  
-İlim peygamberlerin mirasıdır. Mal ise eşkiyanın mirasıdır.  
-Kıyamet gününde ilmi hesabı yoktur. Fakat malın helal ise hesabı, haram ise azabı vardır.  
-İlmin sahibi şefaat edecek, malın sahibi ise şefaat edilecektir.  
lim sahibi asla unutulmaz, fakat mal sahibi unutulur.  
-İlim kalbi nurlandırır,mal ise karartıp katılaştırır.  
-İlim sahibi Allah’a kulluğu, mal sahibi ise Allahlığı iddia eder..(nitekim firavun da olduğu gibi).
       hz. Ali bu şekilde o soru soranlara ayrı ayrı tatminkar cevaplar verdikten sonra:   Bu konuda bana daha soru sorsaydınız yaşadığım müddet başka başka cevaplar verirdim. buyurdu…. 
       Başka bir vakitte de bir zat Hz. Aliye gelerek: “sana bazı sorular sormak istiyorum > dedi. Hz. Ali ona (kırk tane de olsa sor) cevabını verdi bunun üzerine adam şöyle bir soru sordu:   
Vacip nedir,vacipten daha kuvvetlisi nedir? Yakın nedir? Yakından daha yakın nedir? Tuhaf nedir ondan daha tuhafı nedir? Güç ve çetin şey denir? Ondan daha güç olanı nedir? Bu sorulara karşılık Hz Ali (ra) şöyle cevap verdi.  
       Vacip olan tevbe dir.ondan daha kuvvetli vacip günah işlemeyi terk etmektir.Yakın olmak kıyamettir.Ondan daha yakını ölümdür. Tuhaf olan dünyadır, ondan daha tuhaf olan dünya sevgisidir. Zor olan kabir hayatıdır.ondan daha zor olanı kabre azıksız olarak girmektir
---


Vacip nedir, 
Vacip olan tevbe dir
vacipten daha kuvvetlisi nedir? 
ondan daha kuvvetli vacip günah işlemeyi terk etmektir.
Yakın nedir? 
Yakın olmak kıyamettir.
Yakından daha yakın nedir? 
Ondan daha yakını ölümdür.
Tuhaf nedir 
Tuhaf olan dünyadır,
ondan daha tuhafı nedir? 
ondan daha tuhaf olan dünya sevgisidir.
Güç ve çetin şey denir? 
 Zor olan kabir hayatıdır.
Ondan daha güç olanı nedir? 
ondan daha zor olanı kabre azıksız olarak girmektir

 .  

21 Mayıs 2011 Cumartesi

ÇOK ACİL BİR İHTİYAÇ İÇİN DUA İSTEĞİ..

ÇOK ACİL BİR İHTİYAÇ İÇİN  DUA İSTEĞİ..
Bir Kardeşimizin Bize Gönderdiği e-maili
Dua Niyetine Yayınlıyoruz -
Lütfen İhtiyaçlar İçindeki Bu Zatı,
Bu Duayı Okuyup Kendi Dualarımıza-da
Katabilirsek Umulur-ki Bir Nebze Rahatlamasına Vesile Olmuş Oluruz  

18 Mayıs 2011 Çarşamba

'Lozanın İçyüzü' CHP'nin Doğuş Sureci....ve .."Din Öldürülecektir."

'Lozanın İçyüzü' CHP'nin doğuş sureci....ve..."Din Öldürülecektir."

CHP'nin doğus sureci
[Beray-I Malumat Size Gönderildi.]
Büyük Doğu Dergisinin Yirmi Dokuzuncu Sayısında''lozanın İçyüzü'' Diye Yazılan Bir Makaleden.

İngiliz Murahhas Hey'eti Başkanı Lord Gürzon Nihayet En Manidar Sözünü Söyledi:

''Türkiye İslami Alakasını Ve İslamı Temsil Rolünü Kendi Eliyle Çözer Ve Atarsa,Bizimle Hulüs Birliği Etmiş Olur Ve Hristiyan Dünyasının Hürmet Ve Minnetini Kazanır;Biz De Kendisine Dilediğini Veririz.''
Lozan'da Türk Murahhas Heyeti Başkanı Bulunan Ve Henüz Hakiki Kasıtları Anlayamayan İsmet Paşa, Bir Aralık Bütün Hıristiyan Emellerinin Türkiye'yi Mazisindeki Ruh Ve Mukaddesatı Kökünden Ayırmak Olduğunu Sezdiği Halde, Şu Gizli İvaz Ve Teminatı Veriyor Ve Diyor Ki:

"Eskiden Beri Kökleşmiş Ve Köhne Engellerden..." Yani An'ane-İ İslâmiyetten Kurtulmak Hususunda Besledikleri -Yani İsmet'in Beslediği- Azmin, İnkâr Edilmez Delilidir.''

Harfi Harfine İktibas Ettiğimiz Bu Sözlerle, Türk Baş Murahhasının, Yani İsmet'in Eskiden Kökleşmiş Ve Köhne Olmuş Engellerden Kurtulmak Hususunda Türk Milletine Beslediği Kat'i Azimle Ne Kasdettiği Ve Bunu Hangi Maksat Altında İslâmiyet Düşmanlarına İvaz Diye Takdim Ettiğini Sormak Lâzımdır.

Konferansın Birinci Defasında Türk Baş Murahhası, Bizzat Karar Vermek Vaziyetinde Olmadığı Ve Büyüğüne, Yani Mustafa Kemal'e Bildirmek Zorunda Olduğu İçin, Memlekete Dönüyor; Kendisini Haydarpaşa'dan Ankara'ya Götüren Tren Ve Devlet Reisini (Mustafa Kemal) İzmir'den Ankara'ya Götüren Trende Eskişehir'de Buluşuyor.

Bir Arada Ve Başbaşa Seyahat...

Sonra Ankara Gizli Meclis Toplantıları...


Fakat Esas Meselelerde Daima Başbaşa... Mustafa Kemal İle İsmet Beraber İçtimaları Ve Karar: "Din Öldürülecektir."
"Din Öldürülecektir."
Lozan Konferansı'nın İkinci Sahifesi...
Artık Her Şey Türkiye Hesabına Çantada Hazırdır. Yani Dini Terk İle Her Şey Yapılacak.

Yeni Hizbin (Kemalizm Ve İsmet Hükûmeti) Bundan Böyle, Bu Millette, İslâmiyeti Katletmek Prensibiyle Hareket Etmekte, Hasım Dünyanın Kumandanlarından, Yani Düşman Ehl-İ Salib Kumandanlarından, Dini Vurmakta Daha Hevesli Olduğu Ve Örnekler Vereceği Ve Bilhassa Hudut Dışı Değil De, Hudut İçin Ve Milli İrade Yaftası Altında Çalışacağı Şüpheden Varestedir.

NİHAİ VESİKA

Lozan Muahadesinden Sonra, İngiltere Avam Kamarasında, "Türklerin İstiklâlini Ne İçin Tanıdınız?" Diye Yükselen İtirazlara, Lord Gürzon'un Verdiği Cevap:
"İşte Asıl Bundan Sonraki Türkler Bir Daha Eski Satvet Ve Şevketlerine Kavuşamayacaklardır. Zira Biz Onları, Maneviyat Ve Ruh Cephelerinden Öldürmüş Bulunuyoruz. Yani Mustafa Kemal Ve İsmet*İn Verdikleri Karar, Türk Milletini İslâmiyet Ve Din Cihetinden Öldürmek Kararıdır."

Artık Bunun Üzerine Her Şey Apaçık Anlaşılıyor, Değil Mi?..  (Lozan Bir Çok Dehşet Ve  Acı Neticeleri İle Beraber - CHP’nin Doğuş Surecini Başlatmıştır- Adeta Kara Günler Yaşanacağının Habercisi Olmuştur) Yaşanan Acılara Tarih Şahittir.

kaynak: http://is.gd/zAoeti
https://twitter.com/#!/polaterzap                                                                   

Kendini Tesettürlü mü Zannediyorsun ?

Tesettür sadece saçlarımızı örtmek değildir vücud hatlarını belli eden bir kıyafetle dışarıya çıkmanın tesettür olmadığını bilmeyen kardeşlerimizi ikaz etmek için yayınlama gereği hissettik...

Müslüman kadının giyim şekli nasıl olmalıdır ?

Müslüman kadının giyiminde esas mesele, tesettürü sağlamasıdır. Eli ve yüzü dışında bütün vücudunu örtmesi, açık kalmamasıdır.

Giyilen bir elbisenin tesettüre uygun olması için de

Altını göstermeyecek şekilde KALIN

Avret yerlerini örtecek kadar UZUN


Vücut hatlarını belli etmeyecek derecede BOL olmalıdır.

Bunun için altını gösterecek şekilde İNCE ve ŞEFFAF ,avret yerlerini örtmeyecek derecede KISA olan, DAR bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz.

Kadınların yüzleri ile ellerinden başka  bütün bedenleri avrettir. Yüzleri ile elleri  namazda ve namaz dışında  fitne korkusu olmadıkça avret değildir. Ayaklarının avret olup olmaması ihtilaflıdır. Sahih kabul edilen görüşe göre  kadınların ayakları da avret değildir. Diğer bir görüşe göre  namazda kadının ayakları avret sayılmazsa da  namaz dışında avret yeri sayılır. Bu ihtilaftan kurtulmak için ayaklarını örtmeleri iyi olur.

Sahih olan görüşe göre kadınların kolları  kulakları ve salıverilmiş saçları da avrettir.

Bu meseleye esas teşkil eden hadis-i şeriflerin meali şöyledir:

Hz. Âişe'nin rivayetine göre, kız kardeşi Hz. Esma bir gün Peygamberimizin huzuruna gitti. Üzerinde altını gösterecek şekilde ince bir elbise bulunuyordu. Resulullah (a.s.m.) onu görünce yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu: "Ya Esma, bir kadın buluğ çağına erince—yüzünü ve ellerini göstererek—bunlardan başka bir tarafının görünmesi sahih olmaz." (Ebû Dâvud, Libas 31)

Sahih-i Müslim'de Ebû Hüreyre (r.a.} tarafından bir rivayette Peygamberimiz, giyindiği halde açık olan, yani ince ve şeffaf elbise ile dolaşan kadınların Cehennemlik olduklarını, Cennetin kokusunu bile alamayacaklarını bildirirler. (Müslim, Libas,125)

Alkame bin Ebi Alkame annesinin şöyle dediğini rivayet eder:

"Abdurrahman'ın kızı Hafsa'nın başında, saçını gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu halde Hz. Âişe'nin huzuruna girdi. Hz. Âişe başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı. (Muvatta', Libas:4)

Hz. Ömer (r.a.) ise, cam gibi şeffaf olmasa da, giyindiği zaman altını iyice belli eden elbisenin kadınlara giydirilmemesi hususunda mü'minlere ikazda bulunmuştur. (Beyhaki, Sünen, 2/235)

İmam Serahsî bu nakilden sonra, kadının giydiği elbise çok ince de olsa yine aynı hükmü taşır, şeklinde bir açıklama getirir. Daha sonra da, "Giyindiği halde açık" olan mealindeki hadisi kaydeder ve şöyle der: "Bu çeşit bir elbise şebeke (ağ) gibidir, örtünmeyi temin etmez. Bunun için yabancı erkeklerin bu şekilde giyinmiş bir kadına bakması helâl olmaz." (el-Mebsût, 10/155)

Elbisenin şeffaf olmasındaki ölçü, tenin rengini belli etmesidir. Dışarıdan bakıldığı zaman elbisenin altından insanın teni görünüyorsa, elbise ince de olsa, kalın da olsa böyle bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz. Bu mesele Halebî-i Sağir'de şöyle belirtilir: "Elbise altını, tenin rengini belli edecek şekilde ince olursa, bununla avret yeri örtülmüş olmaz. Fakat kalın olsa da, uzva yapışsa ve uzvun şeklini alsa (uzvun şekli görünür hale gelse), bu durumda örtünme hasıl olduğu için men edilmemesi gerekir, namaz caiz olur. (Halebî-i Sağır, s.141)

Mesele diğer mezheplerde de aynı şekilde ifade edilir.

Mâliki mezhebinin görüşü şöyledir:

Elbise şeffaf olur, cildin rengini hemen belli ederse, bununla örtünme olmaz. Bu şekilde kılınan namazın mutlaka iade edilmesi gerekir. İnce ve dar olduğu için azanın şeklini belli eden elbiseyi giymek de mekruhtur. Çünkü bu bir şahsiyetsizlik sayılır ve selef ulemasının giyim tarzına muhalif hareket edilmiş olunur. (Menânü'l-Celü, 1/156)

Hanbelî mezhebinin görüşü ise şu şekildedir:

Vacip olan örtünme, cildin rengini belli etmeyecek şekildeki örtünmedir. Eğer giyilen elbise cildin rengini belli edecek tarzda ince olur da bedenin beyazlık ve kırmızılığı görünürse namaz caiz olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmiş olmaz. Şayet rengini örter de, hacmini belli ederse namaz caiz olur. Çünkü örtü kalın da olsa bundan kaçınmak mümkün değildir. (İbni Kudâme. el-Muğnî, 1/337)

Şafiî mezhebinin görüşü ise şöyledir:

Vacip olan, cildin rengini belli etmeyecek elbiseleri giyinmektir. İnceliğinden dolayı cildin rengini belli eden bir elbiseyi giymek caiz olmaz. Çünkü böyle bir elbise ile tesettür gerçekleşmiş olmaz. Yani, inceliğinden dolayı cildin beyazlığını veya siyahlığını gösteren elbise tesettür için kâfi gelmez. Yine, elbise kalın olsa da, dokunuşu itibariyle altından avret yerlerinin bir kısmını gösterse yine yeterli şekilde örtünme sağlanmamış olur. Diz kapakları ve uyluklar gibi bedenin incelik ve kalınlığını belli eden bir elbise ile kılınan namaz sahihtir, çünkü tesettür sağlanmış demektir. Fakat azaları belli etmeyecek şekilde bir örtü kullanmak müstehaptır. (el-Mecmû, 3/170-172)

Bütün bu nakillerden şöyle bir neticeye varmak mümkündür:

Kadının kendine nikah düşen erkeklerin yanında giymiş olduğu tenin rengini belli edecek ve gösterecek şekilde ince ise bununla örtünme gerçekleşmiş olmayacağından giyilmesi caiz olmaz. Bu giyecek, bir elbise, gömlek ve etek olduğu gibi, başörtüsü ve çorap da olabilir.

Buna göre tesettürün dinen makbul olabilmesi için bazı şartları vardır, onlara dikkat etmek gerekir:

- Elbisenin vücudu gösterecek tarzda ince olmaması,

- Nazar-ı dikkati çekecek kadar süslü ve renkli olmaması,

- Vücudun hatlarını gösterecek şekilde dar olmaması gerekir.

Vücudun azalarını iyice belli edecek şekilde giyilen dar pantolon ve dar gömlekle namaz sahih olsa da, bakanların dikkatini çekip tahrik edeceğinden dinen helal olmaz. Merhum İbn-i Âbidin de eserinde bu hususa işaret etmektedir. (Reddü'l-Muhtar, 5/238)

Diğer taraftan kadınlar gerekli örtüyü sağlamak zorunda oldukları gibi, erkeklerin dikkatini çekecek bakışlardan, konuşmalardan ve yürüyüş tarzından da sakınmaları gerekir:

"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler.

Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler.

Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.

Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler.

Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar.

Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz." (Nur Suresi 31)

İşte hür kadınların, bu istisna edilmiş kimselerden başkasına zinetlerini göstermemeleri, kendi iffet ve korunmaları ve güzel geçimleri noktasından gayet önemli olduğu gibi, yabancı erkekleri etkilememek, günaha sokmamak, edeb ve iffet telkin etmek noktasından da çok önemlidir. Özellikle bu noktayı da düşündürmek ve tesettür emrinin kuvvet ve şumülünü bir daha hatırlatmak üzere, yürüyüş tavırlarının bile düzeltilmesi için buyuruluyor ki: gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar, yani baştan ayağa örtündükten sonra yürürken de edeb ve vakar ile yürüsünler.

Örtüp gizledikleri sunî veya doğal ziynetler bilinsin diye, bacak oynatıp ayak çalmasınlar, çapkın yürüyüşle dikkat nazarları çekmesinler; çünkü erkekleri tahrik eder, şüphe uyandırır. Fakat unutulmaması gerekir ki, kadının bu konuda başarısı daha önce erkeklerin iffeti ve görevlerine dikkati ve toplumda olanların gayreti ve özeni ile de ilgili olarak, bunlar da Allah'ın yardımı ile ayakta durabilir. Onun için bu noktada Resulullah (s.a.v) den bütün müslümanlara hitap ve erkekleri zikredip kadınları da içine alacak bir şekilde buyuruluyor ki:

Ve ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.

Demek ki bozuk bir toplulukta kurtuluş ümid olunmaz, toplumun bozukluğu da kadınlardan önce erkeklerin kusur ve hatalarındandır. Bundan dolayı başta erkekler olmak üzere erkek dişi bütün müminler imana yaramayan ve cahiliyyet izleri olan kusur ve hatalarından tevbe ile Allah'a dönüp Allah'ın yardımına sığınıp emirlerine özen ve dikkat göstermelidirler ki, topluca kurtuluşa erebilsinler. O halde herkesin kurtuluşu bakımından iş sahipleri ve ilgili şahıslar şu emirlere de özen göstermelidir. (Elmalılı, Tefsir)

Mehmet Paksu

gerçek Tessettür

https://twitter.com/#!/polaterzap




Risale-i Nur Okuma ve Anlama Teknikleri


-Risale-i Nur'u yeni okumaya başlayan kimselere genelde şöyle deniyor: "Anlamasanız da okuyun." Risale-i Nur’u anlama metodunda bunu doğru buluyor musunuz?

-Anlamasanız da okuyun sözünün bir mahfili, bir doğruluğu var. Şöyle; Risale-i Nur’ları ilk okuduğu zaman kişi bir şeyler anlasa bile, onu tam anlamış sayılmaz, müteaddit defa okuması lazım. Bana göre yüzde 70–80 nispetinde anlayabilmek için, Risalelerin dört merhalede okunması lazım. Zaten kişinin ilk okuyuşunda o kadar anlayamayacağı bellidir..Ama anlayamıyorum diye okumazsa ömrü billâh hiç anlayamaz. Her büyük ufka yükselirken bile onun birinci merhalesi ilk adımla başlar. Diyelim ki ben Amerika’ya gideceğim, ilk önce kalkıp birinci adımı atmam lazım. Bir şahıs da Risale-i Nur’ları belli bir ufukta anlayacaksa onun ilk adımı anlasa da anlamasa da ilk okumasıyla başlar. Birinci defa okumasıyla her şey neticeye gidecektir.

O noktasıyla "anlasanız da anlamasanız da ilk seferde bir defa okuyun" demek o noktasıyla doğrudur. Ama anlamıyorum diye okumazsa, ölünceye kadar hiç anlamamış, hiçbir tanesini anlamamış olacaktır.

Şimdi, fakirane tespitlerime-ki ben bunu kendi yaşantıma göre söylüyorum, başkaları farklı şeyler tavsiye edebilirler, onlar da geçerli olabilir- Bir defa Risaleleri baştan sona süratlice okumalı. Niye anlayamıyorum diye üzülmeden, “niye anlamadım ben bunları, niye anlamıyorum” diye telaşa kapılmadan, hatta anlamaya çok fazla da önem vermeden, süratlice bir okumalı ve bu bana göre en geç bir sene içerisinde bitmeli. Biter zaten, günde 16 sayfa okuyunca, bir senede bütün külliyat bitiyormuş. Bunun ne faydası var denebilir. Bu birinci maddenin kendi içerisinde a-b-c şıklarıyla bazı faydalarını sayacak olursak;

a: Kitap okuma alışkanlığı kazanmış olur;

b: Risaleleri okuma alışkanlığı kazanmış olur;

c: Demek Risaleler bitirilebiliyormuş, ben de bir defa bitirdim ALLAH’a şükür" diye kendisine kuvve-i maneviye gelir, bir moral gelir.

Bu hizmetin içinde beş sene, on sene kaldığı halde, külliyatı bir defacık bile olsun bitirememişlerde psikolojik bir eziklik olduğunu tahmin ediyorum. “Yazık bana şu kitabı okumadım, bunu da okumadım, birisi bir şey sormuş olsa cevap veremem” şeklinde bir eziklik psikolojisi içindeler. İşte arkadaşlarımız baştan bir defa süratlice okumakla bunu üstünden atmış olacaklardır.

Diğer bir faydası, çok daha önemli bir şey söylüyorum; Risale-i Nur’ların manyetik alanı içerisine girmiş olacaktır. Onunla rezonanslarını, onunla diyaloglarını, verici-alıcı diyebileceğimiz o temaslarını sağlamlaştırmış olacaktır. Çünkü bazen, ifadede geçen kelimenin ne anlama geldiğini bilirsiniz, oradaki terkibin manasını anlarsınız, orada geçen ayetlerin mealini de bilebilirsiniz, ama buna rağmen meseleyi anlayamazsınız. Nasıl televizyonun görüntü verebilmesi için frekanslarının tutması lazım, ancak o zaman oradan alıyor, size veriyor. Risale-i Nur’lardan istifade etmek de böyle bir şey, frekanslarımızın Risalelere tutması lazım.

Risale-i Nur’lar çok cimri demeyelim de, çok nazlıdır. Zaten ilim zatında nazlıdır. Adam iki kitap okudu, ulema-yı benam oldu, böyle bir şey olmaz. İlim kız evi gibidir, kızın gönlü var, annesinin babasının da gönlü var, istemeye gittiniz “hay hay zaten biz de sizi bekliyorduk canım, buyurun kızımızı alın” demezler. “Hele bir düşünelim" derler, bir daha gelirsiniz "abisi askerden gelecek, bir de ona sorsak" derler, Abisi gelir… "Amcası gelecek Almanya’dan" derler… Üç defa gidersiniz. İlim de böyle nazlıdır. Risale-i Nur’lar çok daha fazla nazlıdır. Herkese öyle hemen açılıvermez. Birinci defa okumakla kişi bu frekansları yakalamış ve böylece atmosfer içerisine girmiş olacaktır.

Diğer bir faydasına gelince, Risale-i Nur’ların ifadesiyle, kelimeleriyle, üslubuyla bir ülfet ve ünsiyeti olacaktır. Kelimeleri bilmiyor, ama sanki biliyor gibi bir ülfet oluşacaktır. Çünkü Risale-i Nur’ların üslubu hiçbir kitaba benzemez. Mesela bir cilt kitap olsun içinde belli paragrafta Risale olsun, "şunlar Risaledir" diyebilirsiniz. Üslubu çok farklıdır. İnsan süratlice bir defa okumakla o farklılığa, o üsluba alışmış olur. Birinci okuyuşunda ara ara kendi duyacak kadar yüksek sesle okursa daha faydalı olabilir, bu da ayrı bir fayda.

Bir de topografyasına vakıf olmuş gibi, hangi kitapta genelde neler anlatılıyor, yani ana mevzusu nedir bunları da bilmiş olacaktır. Ve ister istemez diğer bir faydası kelime haznesi genişlemiş olacaktır. Çünkü Risalelerde aynı manaya gelen kelimeleri Üstad yan yana zikretmiş veya bir alttaki cümlede onun paralelinde, açılımında bizim anlayacağımız kelimeyi söylemek suretiyle zikretmiştir.

Gençliğinde Ahmed Hanî Hazretlerinin türbesinde kalmış, Kamus-u Okyanus’u ezberlemiş. O zamana kadar sin harfine kadar ezberlemiş de sonra onu tamamlamış. Normalde bir lügat ezberlenmez. Demişler ki: “Niye böyle bir lügat ezberliyorsunuz” O da demiş ki: “Herkes bir kelime kaç manaya geliyora dair bir lügat yazmış, ben ise bir manaya kaç kelime geliyora dair bir lügat yazacağım.” Bir manaya kaç kelime! Öyle bir lügat yazılmamış gibi ama aslında yazılmış. Risale-i Nur’lar bir manaya kaç kelime geliyora dair bir lügattir. Mesela “O camidat-ı meyyite-i samiteler” diyor. Alttaki onu açılım simetrik cümlesinde ise "işte o ölüler" diyor. Biz ölüyü anlayınca, camid, meyyit, samit de ölü demekmiş, bunu anlayabiliyoruz. Yani birinci defa okumada bu faydalar olacaktır.

En önemlisi kendisine bir kuvve-i maneviye kazanmış olacaktır. Kitap okuma, Risale okuma alışkanlığı kazanmış olacaktır. Günümüzde kitap okuma alışkanlığı maalesef yok.

Yani anlamasa bile bir defa süratlice okumalı. Anlamasanız da okuyun demek; anlamayın demek değil de, “anlamıyorum diye moraliniz bozulmasın, okuyun” demek. O manasıyla o cümle doğru...

İkinci okuyuşunda ise; biraz daha anlamak için kendisini zorlamalı, anlayarak, anlamaya çalışarak okumalı.

-Lügat bu arada devreye girmeli mi hocam?

-Lügat fazla devreye girmemeli, bıktırıcı olur. Her bilmediği kelimeye lügata bakarsa bıktırıcı olur, nefsine mağlup olur, hepten terk eder gider. Bir bilene sorulabilir, bazen bakılabilir, zaten şimdiki yeni baskıların altında lügatçe de oluyor. Elinde bir kurşun kalem olmalı, kitapların altını çok çizmesini tavsiye etmem.

Hangi kitaptan başlaması da aslında çok önemli değil ama bence Mektubat’tan başlayabilir. O biraz daha açık görünüyor. Birinci mektubu okuyacak, bir defa daha dönüp okuyacak belki de, anlamak için kendisini zorlayacak. Çok anlamakta zorlandığı yerlere küçük bir soru işareti koyarak, bildiğine inandığı insanlara soracak, bu çok önemli! Hatta aynı yeri birkaç insana sormasında bir mahzur yoktur. Çünkü herkes farklı anlar, o farklılıkları daha orijinal hale getirebilir.

Sorularını bir deftere yazmasında da fayda vardır. Şimdilerde hiç kimse kimseye risaleyle ilgili soru sormuyor. Mesela ben Türkiye’de çok gezenlerdenim. Yuvarlak sorular var; “hocam aşkımızı, şevkimizi nasıl artırabiliriz” gibi… “şu kitaptaki şu cümleyi” diye soru hemen hemen çıkmıyor. Millet ya çok anlıyor, ya da o pazarda bezi yok demek ki. İkinci okuyuşunu böyle yapmalı.

İkinci okuyuşunda bir cümle daha söyleyeceğim: Mümkünse başkasına anlatarak okumalı. Çünkü başkasına bir defa anlatarak okumak şahsen on defa okumaya bedeldir. Mesela siz birinci sözü on defa düşünerek okuyun; bir de başkasına okuyun-anlatın. Anlamıyorsunuz ama anlatmaya çalışıyorsunuz, siz kendiniz de anlayacaksınız, anlatırken onlar size açılacak yani. İşte ikinci okuyuşunuzu da bu şekilde yapmalı, kitap kitap yapmalı. Mektubat, Lemalar, Sözler vs.. ve bu da en geç iki sene içerisinde bitmeli. Günde sekiz sayfanın etüdünü yaparsak en geç iki senede de biter.

Üçüncü okuyuşunda ise; mevzu mevzu okumalı, kitap kitap değil. Zaten ikinci okuyuşunda hangi mevzu nerede var kafasında kalacaktır.

*Önce ALLAH’ın Zat’ı, ALLAH kimdir? ALLAH nedir? Zat’ı ile alakalı kafaya takılabilecek sorular. Niçin yarattı? vs.. gibi İhlas Suresi içerisinde geçen hususlar..

*Sonra Zat, Sıfat ve Esma münasebeti. Mesela Yirmidördüncü Sözün Birinci Dalı, Yirmidördüncü Mektup gibi…

*Sonra Şirk’in reddi. Tabiat Risalesi gibi, İkinci Şua gibi...

*Sonra ALLAH’ın varlık ve birliğine ait deliller. Ayetü’l Kübra gibi, Onbirinci Şua gibi, Yirmiikinci Söz gibi, Otuzüçüncü Söz gibi, Otuzuncu Sözün zerre bahsi gibi, Otuzuncu Lema gibi, Mesnevi’deki Katre Risalesi gibi, Lemalar gibi, Nokta Risalesi ve hakeza.

*Sonra ALLAH’a iman ile Peygamberlere imanın münasebet ve mülazemeti-ki Onbirinci Söz’dür bu-

*Sonra Peygamberlere iman bahisleri, mesela Ondokuzuncu Söz, Ondokuzuncu Mektup, Mesnevi’deki Reşhalar, Şualar’da Altıncı Şua,

Sözler’den Otuzbirinci Söz Mi’raç bahsi, Şakk-ı Kamer bahsi ve hakeza. Nübüvvet bahisleri Şualar’da da var, İşaratül İcaz’da var, Muhakemat’ın üçüncü makalesinde nübüvvet bahsi var, Mesnevi’nin muhtelif yerlerinde var o da kendi içerisinde 5–6 kademede ele alınması lazım aslında.

*Sonra Peygamber’lere imanla, Peygamberlerin getirdiğine iman yani kitaplara iman ve Kur’an... Aynı münasebet On birinci Söz’de yine vardır. Meyve Risalesinin dokuzuncu meselesinde Amenerrasulü tefsirinde vardır.

*Sonra haşru neşre iman...

*O sıralama münasebetleri içerisinde; kader, ruh, cin, şeytan bahisleri Yirmidokuzuncu Söz ve Mesnevi’de, İşaratül İcaz’da da bazı yerler var.

*Sonra kader ve kaza bahisleri.

*İman ve İslam münasebeti, Dokuzuncu Mektup’ta var.

*Ondan sonra İslam esasatında namazla alakalı muhtelif mevzular, zekât, oruç ve sonra muhtelif mevzular.

Yani üçüncü okuyuşunda mevzu mevzu okuyacak ve bu üçüncü okuyuşunda artık Risalelerde bir yerde geçen bir mevzu nerelerde geçtiğini yüzde yetmiş seksen nispetinde bilebilecek hale gelecektir ki, asıl Risaleyi tanımak da budur. Risale dersi de budur. Mesela okuyor adam iki satır, bir paragraf, saatlerce anlatıyor. Bu bir dini sohbettir, ama Risale dersi değildir. Risale dersi, Risalelerde geçen bir yeri Üstad nasıl anlatmışsa orayı yine Üstad’ın anlattığı mantıkla anlayıp anlatabilmektir ki, bu Risale mantığı demektir.

Bu üçüncü okumasına bir-iki ilavem daha var; ayetleri ezberlemeli, hadisleri metinleriyle beraber ezberlemeli, ezberlemeye çalışmalı. Gerçekten bir Risale talebesi olmak istiyorsa, meallerine bakmalı ve ezberlemeli.

Çok daha önemli bir şey söyleyeceğim; Risaleleri mevzu mevzu okurken bir de Hocaefendi’nin o mevzularla alakalı mevzu mevzu anlattığı bahisleri de yan yana getirerek, kıyaslayarak, iç içe izah eder gibi okursa çok isabetli olur. Mesela diyelim tevhid bahislerini okurken “İnancın Gölgesinde” kitabıyla beraber ve onun “Tevhid Delilleri” diye on dört tane vaazı var, onları takip eder. Mesela nübüvvet bahislerini okurken Sonsuz Nur’u ve Bornova’da anlattığı Nübüvvet serisini, Haşir ile alakalı mevzuları okurken haşir vaazları, namaz ile alakalı yerleri okurken namaz ile alakalı vaazları… okur ve kıyaslar.

Böyle bir iç içelik olursa, bu tetebbuat’ından sonra bir üst noktaya yükselebilir. Ama tıpkı bir çocuğun, bir talebenin “yarın imtihanım var” deyip çalıştığı gibi çalışacak. İşi öyle denk gelişe bırakmayacak, iyi bir talebe olacak. Ben bunu dört seneye yayıyorum ki, diğer dünyevi işleri varsa; mesaisi varsa, talebeyse onları da ihmal etmesin diye… Yoksa sırf o işle meşgul oluyorsa, sırf Risaleyle meşgul olacaksa bir iki seneye de indirmek mümkündür. Üçüncü okuyuşunda böyle yapması lazım ki, artık epey bir mesafe kat etmiş sayılır ve bu da en geç iki sene içerisinde bitmelidir. Beş sene yaptı.

Dördüncü okuyuşunda ise; aynen birinci okuyuş gibi okumalı, süratlice bir defa daha okumalı. Bu dördüncü okuyuşunda da; "bir temel eser-bir lahika","bir temel eser, bir lahika" şeklinde okumalı. Lahikalar ayrıca önemiyle, faziletiyle beraber, bakış açılarıyla beraber anlatılabilir. Bu da bir sene içerisinde bitmelidir. Oldu altı sene. Altı sene çok uzun bir süre değildir aslında, bir insanın tıp fakültesinden mezun olup doktor olması için bile liseden sonra en az altı sene okuması gerekiyor. Altı sene sonra doktor oldu mu olmadı mı belli değil, pratisyen bir hekimdir, daha ihtisasa ihtiyacı var. Risale-i Nur’ların kazandıracağı şeyler bir tıp fakültesinin kazandıracaklarından daha az değildir. Orada gerçekten hemen hemen her şey var.

Onun için külliyatın ehemmiyetle okunması lazım. O zaman çok kazanılacak, çok farklı şeyler olacak, hem dünyasında, hem ahiretinde kazanacak. Böyle bir Risale tetebbuatı şimdi maalesef yok. Ama bütün bu merhalelerin birinci adımı “anlamasan bile oku” olmalı. Birinciyi okuyacak, ikincisinden itibaren artık anlamak için kendisini biraz zorlaması gerekiyor.

-Yani orada kalmamalı…

-Orada kaldı mı olmaz zaten. Şurada bizim komşumuz bir berber var. Onun bir kalfası var, öyle dört beş seneden beri ustasının yerine bakıyor. Dedim ki: oğlum sen daha berber olmadın mı? Ustasına sordum: "Normal kabiliyetli bir insan kaç senede berber olur?" “Dört senede olur” diyor. Bir berber olmak için bile dört sene lazım… Koskoca bir külliyat, bu Risale-i Nur külliyatı, gerçekten dev bir eser.

Onun dışında artık başka kitaplara bakabilir, kıyas edebilir. Mesela Yirmi beşinci Sözü okuyor, artık Risale-i Nur’ların açılımları, izahları olarak başka eserlere bakabilir. Ama en azından altı sene içerisinde kendisini Risalelere vererek okursa altı sene sonra bayağı bir mesafe almış olur .
 
NECDET İÇEL HOCAMIZLA RİSALE-İ NUR HAKKINDA YAPILAN BİR SÖYLEŞİ

http://is.gd/Z87E5H





17 Mayıs 2011 Salı

Dua etmek hastaları iyileştirebilir mi ?

Dua etmek hastaları iyileştirebilir mi ?

Dua etmek hastaları iyileştirebilir mi ? 
The New York Times gazetesi dua ile iyileşme süreci arasındaki bağlantıyı araştıran çalışmaları masaya yatırdı Bilim, dua edilen kişilerin daha kolay iyileştiğini kanıtlıyor
Mind/Body Medicam Enstitüsü'nün kurucusu Dr Herbert Benson tarafından 10 yıl devam eden ve 1800 kişinin katıldığı araştırma bu alanda şimdiye kadarki en geçerli sonuçları ortaya koyacak Bugüne kadar dua ve hastalık arasındaki en önemli araştırmalar ve sonuçları ise şöyle:

Kalpten ölüm yüzde 30 azaldı
Duke Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya anjiyo operasyonu geçiren 750 kalp hastası katıldı Bunların bir kısımı için dua ayinleri düzenlendi Ayin düzenlenen hastaların ameliyattan sonraki birkaç yıl içindeki ölüm oranlan, dua okunmayanlara göre yüzde 30 daha az çıktı

İyileşme yüzde 11 hızlandı
St Luke's Hastanesi'nde 5 din adamı hastanede tedavi gören 990 kalp hastasının, 466'sına dua okudu Kendileri için dua okunan hastaların yüzde 11 oranında daha çabuk iyileştiği ve rahatsızlığın belirtilerinin azaldığı görüldü

Kısırlık tedavisi yüzde 25 ilerledi
Columbia Üniversitesi'nin yaptığı araştırmada üreme sorunları yaşayan kişiler için düzenli olarak dua okundu Dua okunanlarda, döllenmenin başarı oram yüzde 8'den yüzde 16'ya çıktı Embriyonun sağlıklı bir şekilde büyüme şansı ise yüzde 25'ten yüzde 50'ye yükseldi

Toplu dua hastalıkları iyileştiriyor
San Francisco Hastanesi'nde 393 kalp hastası üzerinde yapılan araştırmada, 150 hasta için düzenli olarak dua edildiTanımadıkları kişilerin kendilerine dua ettiği hastaların, ilaç tedavisine daha çabuk cevap verdiği ortaya çıktı

Dr Elizabeth Targ 1998'de yayınladığı bir araştırmayla Afrika'da şamanların toplu dualarının bazı AIDS hastalarının iyileşmesini sağladığım ortaya koydu Duanın iyileşme sürecindeki etkisi bilim dünyasının en çok tartışılan konularından biri haline geldi Birçok bilimadamı duanın bilimsel olarak araştırılamayacağını öne sürerken din çevreleri de "Tanrı'nın gücünün" sorgulanamayacağını söylüyor Ancak tartışmalara rağmen bu konudaki araştırmalar son hızla devam ediyorYalnızca 2000 yılından beri duanın iyileştirici etkisi hakkında 10'dan fazla araştırma yapıldı ABD'de fedaral hükümet de dua araştırmalarına 23 milyon dolar fon ayırdı Üstelik bu araştırmaların çoğunda duanın iyileştirici etkisi kanıtlandı Ancak bu konudaki en kapsamlı araştırmanın sonuçları önümüzdeki aylarda yayınlanacak

Evliliğin ilk Adım Tanışma Adabı


Evliliğin ilk Adım Tanışma Adabı

Eşler birbirini rızkı gibidir.Bu rızık da levh-i mahfuz'a yazılmıştır;zamanı gelince,sahibini bulur.Ancak yine de bizler bu rızkı edebine uygun aramakla hükümlüyüz.



Evlilik,ilahi takdirle belirlenmiştir ve kimin kime nasip olacağını ancak Allah bilir.Eşler birbirinin rızkı gibidir.Bu rızık da lehv-i mahfuz'a yazılmıştır;zamanı gelince,sahibini bulur.Ancak yinede bizler bu rızkı edebine aramakla yükümlüyüz.Bu nedenle evlenme niyetinde olan her müminin bu edebini öğrenmesi gerekir.Aksi halde hem mesul hem de mutsuz olur.

Öncelikle evliliğin bir eğlence aracı olmadığını bilmeliyiz.bir ömrü kapsayan bu sünnetin asıl hedefi,helalinden yuva kurmak,haramdan korunmak,nesil yetiştirmek,hayat nimetine fiilen şükretmek ve nefsi terbiye etmektir.Zaten aileyi özel ve değerli yapan şey de ondaki nimet ve hedef değimlidir.?Hedefi edep ve cennet olmayan evlilikler,oyun ve eğlenceden ibaret olur.Böyle evlilik üzerine aile kurulamayacağı gibi,onunla insan terbiyesi de gerçekleşmez.

Evlenecek kimselerin görüşmesi

Erkeğin evlenmek istediği kızı,kızında erkeği görmesi sünnettir.Peygamber efendimiz(s.a.v.) evlenmek isteyenlere,alacakları kızı önce görmelerini tavsiye ederek şöyle buyurur:Allah,bir erkeğin kalbine,bir kadınla evlenme düşüncesi koyarsa,ona bakmasında bir günah yoktur.Dinimize göre evlenme niyetinde kız ve erkek ancak kızın ailesi veya yakın akrabalarından birinin yanında özel görüşme yapabilir.Bir defa görüşmek yeterli olmadı ise aynı şartlarda,yakın aileden birinin eşliğinde gerektiği kadar görüşme yapabilir.

Erkek evlenmek istediği kızın yalnız yüz ve ellerine bakabilir.Zira yüz ve ellerin görülmesi kadının güzelliğini ve bedenin durumunu anlamak için yeterli sayılır.Her iki taraf için aranacak en önemli özellik akıl ve güzel ahlaklı olmalı.damat ve gelin adaylarının tanınması için aile çevresi de yardımcı olmalı.adaylar hakkında doğru bilgi verilmeli,erkek ve kadının evliliğine mani olacak ve ileri de sorun çıkarak bir durumları varsa,bu önceden belirtilmeli.

Yuva kurulurken damat ve gelin adayları hakkında bilinen kusurların söylenmesi gıybete girmez.Her iki taraf da yuvanın huzurunu bozacak,güzel geçime mani olacak ne türlü kusur varsa onları söylemek haram olmaz,gerekli görülür.Özellikle eşleri birbirine nefret ettirecek bedeni hastalıklar ve ruhsal bozukluklar varsa,tanışma safhasında açıkça söylenmeli.Çünkü öncen saklanan bu durumlar daha sonra pişman olunacak bir evlilik yapılmasına neden olabilir.Evliliği zora sokacak ciddi aldatma ve yalan beyan durumunda,her iki taraf içinde boşanma yolu açılır.


Usulsüz Görüşmeler


Evlenmek ile eğlenmek ayrı şeylerdir.Hiç bir yabanca kadın ya da erkekle eğlenme yahut vakit geçirme için görüşüp konuşma,dertleşme,gizlice buluşma ve arkadaş olmanın olmadığını bilmeliyiz.Bu tür işler nefse hoş gelse de biraz ötesi düşünüldüğünde gereksiz ve zararlı olduğu anlaşılır.zamanımızda flört denen bu ilişki başta kadın olmak üzere her iki tarafı da yıpratacak sonuçlar doğurur.evlenme niyetinde olan kişilerin,telefon ve benzeri iletişim araçları ile görüşmesi de ihtiyaç kadar olmalı,nikah kıyılmadığı müddetçe adaylarını birbirine yabancı olduğu unutulmamalı.görüşülen kimseler ile gönüller kaynaşmaz,diller anlaşmaz ve zevkler uyuşmaz ise,şartlar zorlanmamalı,çözümü olanaksız bir durum varsa iş ilerlemeden ayrılmalıdır.

Evlenecek erkek ve kadın,anne ve babasının duasını almayı da ihmal etmemeli.Çünkü anne babayı haksız yere üzüp de yüzü gülen kimse yoktur. Ancak ebeveynler dinene haram bir şey istiyorlarsa, o zaman kendilerine uyulmaz. Bir kızı, hiç tanımadığı veya tanıdığı halde sevmediği bir erkeğe zorla vermek de dinimizde helal değildir.Babanın öyle bir hakkı yoktur.

Allah için bak!

Muğire b. Şu'be (r.a.) anlatıyor: Hz. peygamber'e (s.a.v.) bir kızla evlenmek istediği söyledim;Resulullah Efendimiz(s.a.v.),Gidip istediğin kızı gör;böyle yapman aranızda muhabbeti temin için daha uygun buyurdu. Ben de kızın ailesine giderek,durumu haber verdim ve kızlarını görmek istediğimi söyledim.Kızın anne babası bunu hoş karşılamadı.O sırada kız perde arkasında bizi dinliyordu. Benim kendisi ile görüşmeden geri döndüğü görünce,anne babasına,Şu adamı ban çağırın! dedi.Beni geri çağırdılar. Kız perdenin dışına çıkarak bana Eğer Allah Resul'ü (s.a.v.)seni beni görmeni emrettiyse,bana bak;yoksa Allah için söylüyorum,ben bu işi hoş görmem dedi. Ben de kıza baktım ve kendisini beğendim.O da bana razı oldu ve evlendik.Kendisiyle huzurlu bir hayat sürdük.

Dr. DİLAVER SELVİ